İnsan Nasıl Fakir Olur?

Düşünün ki medeniyetten insanlardan çok uzaklarda çok fakir bir aile yaşıyordur. Bir gün bu aile evinin altında altın, gümüş, yakut, elmas ve aklınıza gelebilecek her türlü değerli madenlerden oluşan büyük bir hazine bulursa ne olacak dersiniz? Cevabı çok basit: Halleri aşırı fakirlikten aşırı zenginliğe dönüşecek. Tamamen refah içinde yaşayacaklar. Hele aile fertlerin sayısı o kadar az ki, yedi sülalesine yetecektir. Peki, ya Allah onları cehaletin belası verirse ne olacak?

Üstteki hikaye - değiştirdiğim bazı şeyleri saymazsak - gerçek bir hikayedir.

Hawaii ve Avustralya'nın arasında Nauru (Navro diye telaffuz edilir) denilen küçük bir ada vardır. Onu İngilizler 1798'de keşfettiler, o zamanda üzerinde avcılardan bir grup insan yaşıyordu. Adanın büyüklüğü 21 km²'yi geçmez - yani küçük bir şehir kadar, ve nüfusu yaklaşık 10,000 kişi eder. Bu ada aslında bağımsız bir ülkedir, ve Navro ülkesi Pasifik okyanusun en küçük, dünyanın ise üçüncü en küçük ülkesidir - Vatikan ve Monako'dan sonra.

19'cü yüzyılda Navro Almanya'nın kolonisi idi, sonra Birinci Dünya Savaşından sonra yapılan bir anlaşmaya dayanarak onu Birleşik Krallık, Avustralya, ve Yeni Zelanda aldı. Sonra onu Japonya istila etti, ama yine üç ülkelerinin hükmüne geri döndü.

Adanın küçüklüğüne rağmen Allah bu adaya üzerindekilerin hayatı alt üst eden değerli bir hazine bahşetti, adı da Fosfat. Kısacası, fosfat canlılar ve tarım ürünleri için çok önemlidir, haliyle çok değerli bir madendir.

Adadaki Fosfat ilk 1906'da Almanlar tarafından çıkarılmaya başlandı, sonra egemenlik Birleşik Krallık'a, ondan sonra da Avustralya'ya geçti.

Yıllar boyunca şirketler adanın nimetleri çalarken Navro halkı olanları izlemekten başka bir şey yapamadı. Bu yüzden bağımsızlığı talep ettiler, ve 31 Ocak 1968'de Navro bağımsız bir ülke oldu.

Bağımsızlıktan sonra tüm fosfat madenleri güven altına alındı ve halk Fosfat'ın nimetleri kendilerine kullanmaya başladı. 1971'de bu ada 225 milyon Euro değerinde kâr elde etti, ve o zamanlarda bu kadarcık bir ada için bu bir rekor sayılırdı. Zamanla Navro milyonlarca dolar kazanmaya başladı, ve her bir vatandaşın milli üretimden elde ettiği geliri Amerikan vatandaşının gelirinin üç katı etti. Böylece kısa zamanda dünyanın ikinci en zengin ülkesi olmakla rekor kırdı. Bu adaya "Pasifik Okyanusun Kuveyti" denildi, ve meydana gelen hızlı ve muazzam dönüşümden dolayı Kraliçe Elizabeth onu 1982'de kendisi ziyaret etti.

Ama sonra o adaya bir bela musallat oldu.

Navro'nun elde ettiği aşırı servetten dolayı halkının bir zamanlarda genellikle çoğu ekmeğini alayarak çıkarırken şimdi neredeyse tamamen çalışmayı bıraktılar: organik ve sağlıklı yiyecekleri Batı'nın yiyecekleriyle değiştirdiler, gazlı içecekler satın aldılar, ve doğal yiyecekleri fabrikasyon ve konserve yiyecekleri ile değiştirdiler. Sonuçta aşırı zengin oldular ve mal mülk, lüks arabalar, araziler ve komisyon sahibi oldular. Düşünün ki eskiden avladıkları taze balıklarla geçiniyorlardı, şimdiyse sadece konserve tuna gibi konserve balıklarla geçiniyorlar.

Artık adadaki her bir VİLLA ve SARAYDA bir ya da daha fazla lüks arabalar, klima, televizyon, ve o zamanlara ait her türlü elektronik aletler bulunurdu. Hükümet vatandaşlarına ev hizmetçiler almalarına da izin verdi, böylece üretimi olmayan boş kafalı, tembel ve beceriksiz bir toplum oldular. Sanki cennetteymiş gibi parayı su gibi harcıyorlardı. Şöyle dünün: Birisinin arabasının tekerleği patlarsa arabayı komple çöpe atar ve son model araba alırdı! Günlerini parti, tatil, seyahat ve farklı hobiler yaparak geçiriyorlardı. Dertsiz bir hayat sürdürüyorlardı, ne de olsa her birisinin yedi sülalesine yetecek kadar parası vardı.

Onlar keyif içinde yaşarlarken yapılan tüm araştırmalar adada yapılan madencilik faaliyetlerden dolayı fosfat tükenmek üzere olduğunu gösteriyordu, ama adadakilerden hiçbirisi uyarılara kulak asmadı.

1975 yılında - o zamanlarda nüfus sayısı yedi bini geçmeyen bir toplum için - Navro yaklaşık 2.5 milyar dolar kazandı. Hükümet, başarısız ve kıymetsiz yatırımlarda parasını harcamıştı: Bir otel ve golf sahası inşaa etti ve yerli yemek yerine dışarıdan yemek getirebilmek için bir havayolu şirketi kurdu. Melbourne'da Nauru Evi ve Washington'da The Quiet House, Havai'de Nauru Kulesi gibi binalar inşa etti ve hükümet ülkedeki girişimcilere finansmanı sağlamak için "Nauru Credit Fund" (Navro Kredi Fonu) da kurdu. Ama hükümetin yaptığı onca yatırımlar ekonomiyi güçlendirmekten çok gösteriş için yapılıyordu, çünkü onlara göre fosfat tükenmek bilmeyen bir hazineydi.

Nauru Havayolu Şirketi

Melbourne'daki Nauru Evi

Havaii'deki Nauru Kulesi

Allah onlara bahşettiği nimetinin kıymeti bilemediler, ve 90'ların sonlarına doğru Navro halkı korku salan bir habere uyandılar: Fosfat, ülkenin tek gelir kaynağı TÜKENMİŞTİR! Bunun üzerine Navro başlangıç noktasına geri dönmeye başladı, çünkü savururcasına harcadıkları para yavaş yavaş tükenmeye başladı. Navro devleti iflas etti ve yurtdışında satın aldıkları mallar, inşaa ettikleri oteller ve başarısız olan gösteriş projeleri fayda etmedi. Devlet, belini büken borçların hiçbirisini ödeyemedi. Para edecek herşeyini, varlığı ve yokluğu da sattı.

Refah bir hayat sürdükten sonra eskisinden daha da fakir oldular. Ayrıca dünyanın en şişman insanları da oldular: Erkeklerin %97 ve kadınların %93'ü obez. Halkın birçoğu kalp, damar ve böbrek hastalıkları var. Dünyada 2'ci derece diyabete yakalanmanın en yüksek ihtimali olan insanlardır. Halkın %90 işsiz ve devlet yardımıyla geçinirler.

Yasadışı yollar da dahil Navro kendini her şekilde kurtarmaya çalıştı ama başaramadı, ta ki Avustralya ona bir çözüm sununca, ama gerçi bu küçük düşürücü bir çözümdür: Avustralya kendi topraklarında istemediği mültecileri - para karşılığında - Navro'da kalmalarına izin vermeyi teklif etti. Yani Avustralya Navro adası mültecilere kocaman bir hapishane olarak kullanıyor, ve Avustralya'da iltica isteyen insanların büyük bir kısmı Navro'ya götürülüyor. Okuduğuma göre orada durum o kadar kötü ki, mültecilerden biri orada 10 kalacağını düşününce kendi canına kıydı!

Şimdi Navro açık bir çöplük arazisine dönüştü: paslı demir, bozuk arabalar, klimalar ve aklınıza gelebilecek her türlü elektronik cihazlarla doludur. Sonuçta şimdi kimse onları kullanamıyor. Gelecekte olur da Navro'ya giderseniz, adanın dört bir yanından çöpten dağları göreceksiniz.





Adada - çevreye göre - tek iyi bir yol var. Yolun iki tarafında rengi solmuş koca binalar var, ve yol boyunca hindistan cevizi ağaçları altında gölgelenen bazı sokak köpek va domuzlarla karşılaşabilirsiniz.

Vatandaşlardan birisi diyor ki: "Çabalıyoruz. Yiyecek için mercanları bulmak ve kuşları avlamak için ağaçları tırmanmak günlerine geri döndük. Hiç kızmadık, çünkü burası bizim toprağımızdır."

Bundan çarabileceğimiz bir hikmet varsa o da şu: Allah sana bir fırsat verdiyse iyi kullan, ve sana bahşedilen nimet sonsuza kadar süreceğini sanma. Sonuçta hayatla ilgili hiçbir şeyin garantisi yoktur.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Get Moving

Bir Staocı Filozofu Gibi Ertelemeyi Bırakmak

Triggering Bad and Good Habits